Tıpkı insanların hayvanları evcilleştirdiği gibi buğday da insanları evcilleştirmiş. Nasıl mı?

şöyle dönüp tarihe baktığımızda tarım devrimi sonrasında buğdayın insanı evcilleştirdiğini görürüz

evet, insanlar nasıl hayvanları evcilleştirdiyse, buğday da insanları evcilleştirmiştir. peki böyle bir şey nasıl oldu?

önceleri avcı-toplayıcı olan insanoğlu, bilişsel devrim ile birlikte hayvanları evcilleştirmeyi ve bazı bitkileri yetiştirmeyi öğrendi. bu bitkilerin ürünlerinden olan tahıl grubu içindeki buğday da, ekildiği yerde suyu, besin maddesini ve gün ışığını başka bitki ile paylaşmak istemez. bu sebeple insanoğlu eline kazmasını, çapasını alıp toprağı ona göre işlemeye başlar. daha sonra buğdaya çevrede bulunan su yetersiz gelir.

insanoğlu, kovasını ve kabını eline alır; en yakın dereye ya da göle doğru yola çıkar, sırf buğdayı sulamak için. üzerine, su ve toprağın kendi besini de yetmez, hayvan gübresine ihtiyaç duyar. insanoğlu yine gider, hayvanların gübrelerini toplar ve bunları toprağa atar. ek olarak, bitkiler kendilerini koruyamadığından insanoğlu bunları, böceklerden ve diğer hayvanlardan korumak için çit örer; kuşları, tavşanları, sincapları öldürür; bunu da daha iyi yapabilmek için bu bölgelerin yakınlarına yerleşmeye başlar.

işte hareket etmekten aciz bir bitki kendini dünyanın efendisi ilan eden türü böyle evcilleştirmiş.

gerçekten de bu “aslen buğdayın bizi evcilleştirmiş olması fikri, insana paradigma kayması yaşatabilecek kadar ilginç bir fikir

bir benzerini kediler için de söyleyebiliriz. kediler zaten, kendilerinden beklenecek şekilde, kendi kendilerini evcilleştirmişler, bizim tarlalarımızda takılıp ödül bekleyerek. sonra da sağa sola yayılmışlar insanla. hem insanın evi içinde, hem ev dışında bu kadar rahat edebilen başka bir büyük hayvan olmasa gerek.

tabii diğer aklıma gelen örnekler daha klasik: biz aslında “biz” değiliz, mikrobiyomumuz. vücuttaki dna’ların %90’ı bize ait değilse, biz bu trilyonlarca canlı için “host” görevi görüyoruz, onlar tarafından evcilleştirildi bağırsaklarımız.

buğday, kedi ve bakteri örneklerinin altını çizdiği asıl paradigma kayması şu

“evrim piyasasında değerli olan şey zeka değil, çevreni değiştirmek değil. tek geçer akçe, dna kopyalarının sayısı. bakteriler başarılıdır, karıncalar, buğday ve beslediğimiz milyarlarca tavuk başarılıdır. biz onlardan çok daha başarılı değiliz, sistina şapeli’ni yapabiliyoruz diye.”

selfish gene kitabı da, evrimin odak noktasını türlerden ziyade genlere aktarıyordu: “genler kopyalanır, vücut sadece onların taşıyıcısıdır, zeka ise çoğu zaman gereksiz veya aşırı pahalı (enerji tüketimi bakımından) bir yan etkidir”.

ha, bunlar gerçek hayatta ne işimize yarayacak? insanoğlunu fazla ciddiye almamaya yarayacak. mesela, yakın gelecekte bir evrimsel sıçrama yaşarken (makinelerle ve yazılımlarla birleşerek mesela) “peki ya homo sapiens özümüze ne olacak” diyenlere, “iki üç tanemizi kurayla seçelim, hayvanat bahçelerinde yaşarlar, kalanlar evrilip gitsinler” dememize yarayacak.